Suut Kemal Yetkin'inden iki metin. Önce "Tercüme Sanatı" başlıklı deneme: Çeviri bir sanattır. / Yazar ile çevirmenin "ruh iklimleri" uyuşmalıdır. / Sanatçı çevirmen, her zaman kendi iklimini yansıtan sanatçıya eğilir, / Çeviride temel olan özellik, çevrilecek yapıtın havasına girmektir, / Çevirmenin, havasına girdiği yapıtı biçemiyle yansıtması kadar doğal bir şey yoktur. / Çünkü bir sanat yapıtının havası, ancak biçemiyle verilebilir, / Bir sanat yapıtında biçem, biçim değişikliği, sanat yapıtının havasım da değiştireceği için, her çevirmen diline çevirdiği yapıtın biçemini, biçimim korumaya özen göstermelidir, / İyi bir çevirmen, kendisini çevirdiği yazarda "silmesini bilen", kendini o yazar "hisseden" çevirmendir.
TERCÜME SANATI Tercümenin bir sanat olduğunu yeni yeni anlamış görünüyoruz. Bir edebiyat eserini tercüme etmek sanatçının o eseri yara¬tırken duyduğu heyecanı yaşayarak, onun geçtiği üzüntülerden ve sevinçlerden geçerek aynı hava içinde tekrar yaratmaktan başka bir şey değildir. Ruh iklimleri birbirine benzeyen sanatçı muharrirle sanatçı mütercim ancak bu "aynı hava" içinde kaynaşabilirler.
Bir mütercimin kendine göre romancısı veya şairi olması tabiidir. En güzel tercümeleri, aynı ruh ikliminde yaşayanlara, sa¬natta aynı arz dairesinde bulunanlara borçlu değil miyiz? İşte Schlegel’ in Shakespeare tercümeleri, işte Baudelaire’in Edgar Poe, Stefan George’ nin Baudelaire tercümeleri!
Sanatçı mütercim, daima kendi iklimini aksettiren sanatçıya eğilir; tercümede esas, tercüme edilecek eserin havasına girmek¬tir. Havasına mütercimin giremediği eser, kendi iklimini aksettiremeyen eserdir. Fakat eserin havasına tamamen girmek için de, bu iklim benzerliği yetmez. Bunun için, tercüme edilecek eseri ayrıca defalarca okumuş, yaratıcısının öbür eserleriyle birleştirmiş olmak lazımdır.
Hatta mümkünse, eserin düşünülmüş, yaşanmış olduğu yerlere gitmelidir, İngiliz kadın romancılardan Mary Webb'in Sarn’ını okuyup derin bir heyecan duyan Jacques de Lacretelle, bu romanı Fransızcaya çevirmeye karar verince İngiltere'ye, romanın geçmiş olduğu yerlere gidiyor, oralarda Mary Webb'in gittikçe büyüyen hayaliyle gezinerek Sarn'ın ruhuna girmeye çaışıyor. İşte Lacretelle, hatıraların tabiata karışmış olduğu o yerlerde, tabiatın kelimeleri açtığı, zenginleştirdiği o yerlerde, Sarn'ı tercümeye koyulmuştur.
Bir eserin havasına girilmedikçe sanat eseri karakterim taşı¬yan tercüme verilemeyeceğine göre, aynı mütercimin kendi diline çevirdiği türlü iklimli eserlerin tercümelerine güvenmemek yerinde olur. Yabancı dilde yazılmış bir eseri kendi diline çeviren mütercimin her şeyden önce kendi dilinin icaplarım düşünmesi şüphesiz ki lazımdır. Ama havasına girdiği o eseri üslubuyla aksettirmesi kadar da tabii bir şey olamaz; çünkü bir sanat eserinin havası, ancak üslubuyla verilebilir. Bir sanat eserinde üslup, şekil değişti mi, derhal hava da değişir; çünkü eserin havası, ruhu, umumiyetle zannolunduğunun aksine, anlatılan şey¬den değil, anlatılan şeyin anlatış tarzıyla olan münasebetinden, yani birliğinden doğar. Bunun içindir ki, tercümenin tercümesi, manzum şiirin mensur olarak tercüme edilmesi, gerçek tercüme anlayışının dışında kalır. Şekil ve mana birliğinden uzak sanat eseri tasavvur olunamaz. Hâlbuki çoğu zaman bir edebiyat eserinin ruhu, yalnız anlatılan şeyde aranmakla ve mütercim diline çevirdiği eserin üslubunu değiştirmekte bir beis görmemektedir.
Diline çevirdiği esere kendi üslubunu veren, hele türlü iklimli eserleri aynı üslupla çeviren mütercim, ya anlayışsızlığın yahut da kendini beğenmişliğin kurbanıdır. İyi bir Balzac mütercimi, kendisini, Balzac' ta silmesini bilen, kendisini Balzac hisseden mütercimdir. Benliklerinin esiri olan, kendilerine, kendi üsluplarına tutkun olan, mütercimlerin hakikatte şahsiyetleri yok¬tur. Mütercim kendi şahsiyetini tercüme ettiği muharririn şahsiyetinde kaybettiği nispette bulur. Bu bakımdan tercüme gerçek¬ten feragat işidir.
Tercümenin bir sanat anlayışı ile ele alındığı takdirde verimli olabileceğini hemen söylemeliyim. Tercümesinde şeklini kaybeden bir eser, fikir bakımından ne kadar zengin ve derin olursa ol¬sun, kendisinden beklenilen müspet tesiri gösteremez. Şimdiye kadar büyük edebi kalkınmamızı idrak etmeyişimiz, bu gerçeği pek geç anlamış olduğumuzdandır. Tercüme faaliyetinin hızlandığı şu son günlerde, bizden evvelkilerin uğradıkları muvaffakiyetsizliklere uğramak istemiyorsak, tercüme edilecek eserleri uzun zamanlar havalarında yaşadığımız eserler arasından seçmek ve yazılmış oldukları dillerden, büyük bir sanat endişesiyle, doğrudan doğruya tercüme etmek zorundayız.